"Feminizm" terimi; kadınların da
erkeklerin sahip
oldukları tüm haklara sahip olmasını ve
kadınların da hukukta sosyal hayatta erkeklere eşit
sayılmasını hedef alan düşünce sistemini anlatır.
(S.
Hayrı Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlügü 106)
Feminizm Nasıl
Dogdu?
Feminizm hareketlerinin başladığı
onsekizinci
asrın sonlarına kadar, İslam'ın
uygulandığı dönemler dışında,
kadının durumu içler acısıdır:
Bozulmuş
Yahudilikte, erkek, yatar-kalkar ve kadın
yaratılmadığı
için Allah'a dua eder. Baba isterse kızlarını
satabilir.Bozulmuş
Hiristiyanlıkta kadın, Hz. Adem'i
kandırıp yoldan
çıkaran, bu yüzden ölünceye kadar
gebelik ve doğum
sancısıyla ceza görecek olan aşağılık
bir
şeytandır. Bundan ancak hiç evlenmemekle kurtulabilir.
İşte
rahibelik bu demektir. Halbuki, bu hem dinin
mantığına, hem de
kadının tabiatına
aykırı bir düşüncedir. Din
herkesin kurtulmasını
hedeflediğine göre, kurtulmak isteyen tüm
kadınlar
evlenmezlerse, erkekler kimlerle evlenecek ve insanlık
nasıl sürecektir?
Bu, hiristiyanlığın din
mantığına
aykırı yönüdür: Cinsel ilişki, erkek gibi
kadın için
de fitrî bir ihtiyaçtır. Kadın bu ihtiyacını
gidermeden nasıl ömür sürebilir? Bu da işin kadın
tabiatına
aykırı olan yönüdür. Islâm'dan önceki
Cahiliyyet Toplumunda
kadının durumu ise herkesin malûmudur.Eski
Hintlilere göre kadın
murdar bir varlıktır. Batı
uygarlığının temeli
Yunan'da kadın bir zevk
aracıdır. Kendisiyle hâlâ övündükleri
Eflatun, kadının
bir orta malı olarak elden ele
dolaşması gerektiğini söyler.Ingiltere'de
daha Onbirinci Asr'a kadar,
koca, karısını satabilirdi. (B.
Topaloğlu, Islâm'da Kadın
18.)Genel olarak batı'da
kadın ondokuzuncu asrın
başlarına kadar insan bile
sayılmıyordu. O tarihlerde Italya'da
toplanan bir bilimsel (!)
heyet "Kadın Insan mıdır, değil
midir?"
konusunu tartışıyordu(Bu olayı Dostoyevski, Suç
ve
Ceza adlı romanında işler.) Çünkü kadın
Şeytanın biçimlenmiş görünümü sayılıyordu ve
1830'lara kadar Avrupa'da beyaz kadın ticareti bir ticaret kolu
olarak iş
görüyordu. Yani kadınlarını bir mal gibi
satıyorlardı.
Derken Sanayi Devrimi oldu. Motorlar ve fabrikalar
çalışmaya
başladı. Büyük çapta insan gücüne
ihtiyaç duyuldu. Çalışana
olabildiğince az ücret vermek,
kazanmanın birinci şartı olarak
görülüyordu. Bunun için
de en elverişli kesim kadınlardı. Onlara az
ücret
verilmesine kimse karşı çıkamazdı. Çünkü onlar
insan değillerdi. Böylece kadın bir şeytanî ruh
sayılmasının
yanında, erkeklerin yapacağı
ağır işleri de
yükleniyor ve yağlı-paslı makineler
arasında paçavra
üstüpüler gibi akşamlıyor ve varsa
kocanın
kollarında cenaze gibi sabahlıyordu.
İşte bu genel durum erkeklere iki yönden etki etti.
1- Başkasının işinde enerjisini ve işe
yarar
yönlerini yitirip kendi kucağına paçavra gibi geIen
kadınların
kocaları, gayret duygularının
depreşmesiyle harekete
geçtiler.
2- Fıtratındaki
acıma duygusunu bütün bütün
yitirmeyen insanlar, bu yürekler
acısı durumdan nihayet
etkilenmeye başladılar.
Ayrıca işin kendi çıkarlarını
etkileyen yönleri
de vardı; Uzakdoğu'nun zenginliklerinin Avrupa'ya
taşınmasıyla kurulan fabrikalar, tek geçim kaynağı
hâline gelmiş ve işçi olarak erkeğin yerine, köle gibi
çalıştırdıkları, buna rağmen çok az ücret
verdikleri kadınları tercih eder olmuşlardı. Erkekler
işsiz
kalıyordu. Ikinci olarak, ağır işlerde çalışıp
bitkin hale gelen kadın; erkeğin zevklerini tatmin edemiyordu.
Derken,
erkeğin hem midesinin, hem de belinin arzularının
doyum
aracı olarak görülen kadının bu durumunu,
Freudizm'in psikanalize
dayanan cinsiyet felsefesi, hem
kolaylaştırdı, hem de bilimsel
çehreye
büründürdü.(Bolay, age.107.)
İşte bu süreç
sonunda batı'da "feminizm" kaçınılmazdı.
Çünkü Islâm
dünyası kadının da insan olduğunu
onlara
öğretmişti. Ve büyük savaşımlar sonunda
kadın, önce
kanun önünde erkeğe eşit hale getirmeyi
başardılar.
‚Kadın Hakları Beyannamesi"ni
yayınladılar. Kadına
seçme ve seçilme hakkı
sağladılar. Buraya kadar olan
gelişmeler olumlu ve güzel
gelişmelerdi. Çünkü fıtrat, bunu
gerektiriyordu. Ancak
"ifratların tefritleri doğuracağı"
kuralı işliyor ve bir cinsin hakimiyeti, yerini öbür cinsin
hakimiyetine
devretmeye doğru gidiyordu.
Konunun insanîligi ve normalliği
yanında
aşırılıklara kaçılmasıyla cazip
yönleri de
ortaya çıktı. Kadının istikrarsız
duygusallığı, güzel bir kazanç aracı olmaya çok
elverişli
idi. Yani kadın, yine kazanç aracı, yine zevk
aracı olarak
kullanılacaktı. yine ezilecekti ve
horlanacaktı ama, bunun yöntemi
değişecekti. Yani
kadın yine erkeğin arabasına
koşulan at durumunda
kalacak, ama ne var ki, arabayı arkadan
kırbaçlanarak çekmesi
yerine, önüne yeşil bir gözlük takılarak ve o,
ilerisini
yeşil görünce ota kavuşmak ümidiyle koşturacak ve yine
aynı arabayı çekecekti. Değişen sadece
buydu.Kadının önünde bir kısır döngü oluşturuluyordu.
Onun sayesinde yeni endüstri kolları gelişti. Kozmetikler ve
moda gündeme
geldi. Bunlar aracılığıyla kadın süslenip-püslenip
erkeğin bulunduğu her yere girebiliyor, ayrıca defilelere
ve
yarışmalara çıkarılıyor, bunlar diğer
kadınların bu yoldaki tutkularını artırıyor,
bu
tekrar onu oluşturuyor ve erkek de, birbirini körükleyerek hızlanan
bu
kısır döngüden istediği sonucu alıyor, hem
midesini
sişiriyor, hem de erkekler gibi her sahada görev alma hakkını
(!) elde
eden kadın sayesinde, kadın her
aradığında elinin
altında bulabilip başka
zevklerini de tatmin ediyordu. Yani artık
arabası
tıkırında gidiyordu. Bu işin
reklâmını
yapacak çok uluslu şirketleri, siyonist menfaat
şebekeleri,
dergi ve magazinleri, hattâ TV ve radyoları vardı.
Yani
kadından çok, onu sömüren erkek örgütlenmişti ve sömürünün
yöntemi bilimselleşmişti. Zavallı kadın ise, ot diye
gösterilen
yeşilliğin peşine koşabilmeyi hak olarak görüyor
ve bu
hakkı koruyabilmek ve daha ilerilere götürebilmek için kadın
dernekleri
kuruyordu. Evet, kadın artık erkeği geçmişti
ama,
göbeği şişkin, zevki pişkin erkeğin
arabasının önünde olduğu için geçmişti..
Erkek de bu
iyiliğe karşılık onu koruma
hayırhahliği gösterip,
ona karşı doğan minnet
borcunu ödemeliydi. Önce etrafa şöyle
bir "höyyt!"
demekle işe başladı. Kadının bu
hakkına (!)
karşı çıkmak isteyenlerin alnını
karışlardı. Çünkü o artık bunu
kanunlaştırmıştı ve bunu kadına da
inandırmıştı. Çünkü her fırsatta onunla
beraber
olduğunu söylüyor ve "hiç endişe etmeyin, sizin
erkeklere fiziksel
eşitliğinizi de
sağlayacağız" diyerek
sırtını
sıvazlıyor ve "Tam Eşitlik Için Erkeklerin
‚şey'ini
Kesme Dernegi" kuruyordu. (Attilâ Ilhan, Yanliş
Erkekler,
Yanliş; Kadinlar 196.)
Ama bütün bunlarin sonucu olarak bir yönden de
kadin her
arandigi yerde zorluk çekilmeden bulunabilen mebzûl bir
varlık
haline geldiğinden; erkeklerin gözünden düşüyor
ve erkekler normal ve
tabiî ilişkiden zevk almaz oluyor, cinsel
sapıklıklar tarihin hiçbir
döneminde şahit olunmayan
boyutlara varıyor, eşcinsellik yer yer
kanunlaşıyor,
kadınlarda da yine yer yer erkeklerden nefret
duygulan
gelişiyor, onlar da lezbiyenleşiyorlar. Ama tabîîlik
sınırı
geçilince artık sınır yoktur. Konu
hayvanlarla evlenmeye
kadar vardırılıyor ve Avrupa'da bir
kadına, kedisiyle
resmen nikâh kıyılıyor. Sanki köpeklerle
yaşayan
diğer hemcinsleri gibi nikâhsız yaşasa
olmayacakmış gibi... Ama tarih, fıtrata karşı
çıkanların
helâk olaylarıyla doludur. Tabiat, kendi
kanunlarına
karşı çıkanların gayretlerini sonuçsuz
bırakır.
Atın eşeğe çekilmesiyle doğan
katır artık
üreyemez. AIDS pusuda bekliyor gibi... İşte
"feminizm"in serüveni ve günümüzde ulaştığı
nokta bundan
ibarettir.