Eger zimmette sabit olan borç altin, gümüş cinsinden belirli ve sözleşmede
söylenen bir para olup, ödeme zamani geldiginde deger kazanmiş ya da kaybetmiş ise,
borçlunun, zimmetinde sabit olandan başkasini ödemesi gerekmez. Çünkü bunlar (altin ve
gümüş) -fakihlerin tabiriyle- "yaratiliştan para"dirlar. Degerlerindeki bu degişikligin borca
kesinlikle etkisi olamaz. Ibni Abidîn "Tenbîhu'r-rukud'alâ-mesâili'n-nukûd" adlı risâlesinde
der
ki : Zamanımızdaki Frenk Riyali ve eski altın böyledir. Binaenaleyh, taraflar bunlardan
biriyle alış
veriş yapsalar, sonra da değeri artsa, ya da eksilse, meselâ 20 Riyale bir elbise
satsa, ya da bu
meblaği borç olarak alsa, değeri artsin veya eksilsin, ne kadar almışsa onu
ödemesi gerekir." O
yine der ki:Sakın ola, Ebu Yusuf'un - Şerifi, Bundukî, Muhammedî,
Küleb (?) ve Riyal gibi
paralar hakkındaki -farklı görüşü, altında ve gümüşte de geçerlidir
sanmayın. Çünkü bunlardan
herhangi biriyle borçlananın, başkasını vermesi gerekmediği
ittifakla kabul edilen bir husustur."
Kadri Paşa'nın "Mürsid'ül-hayrân" adlı eserının 805.
maddesi de bunu açıklamakta ve şöyle
denilmektedir :"Mekîlât (ölçüyle muamele gören),
mevzunât (tartıyla muamele gören) ya da altın
ve gümüş cinsinden olan meskukât (para
olarak basılan)'tan bir şeyi borç alanın, aldığı şeyin
değeri artsa da eksilse de buna itibar
etmeksizin, aldığını misliyle ödemesi gerekir." Hattâ bu
parayı piyasaya süren kaynak,
çıkardığı paranın değerini kendisi ararsa veya eksiltse,
borçlunun yine sadece üzerinde
akit yapılan miktarı vermesi gerekir.
Ibn Abidîn der ki
:
"Bilinmesi gereken
bir husus da şudur: Günümüzde devlet otoritesi, zaman zaman,
bazı geçerli paraların
değerini azaltma yönünde değiştirme emirleri veriyor ve bu konuda
fetvalar da farklı oluyor.
Ama şu anda kesinlik kazanan durum: Üzerinde akit yapılan paranın
cinsi belirli ise, onun
ödenmesidir. Meselâ herhangi bir malı Yüz Frenk Riyali'ne, ya da yüz eski
altın'a
satınalması gibi"
Bu parayı piyasaya süren idare, bununla muameleyi iptal etmiş
olsa bile, borçlunun, yapılan akde vefa için, başkasını ödemesi gerekmez. Çünkü üzerine
akid
yapılan para, bu paradır, başkası değildir. Mâlikîler de kendilerince meşhur tutulan
görüş olarak
bunu beyan etmişlerdir. Şâfiî, el-Ümm adlı kitabında şöyle der : "Birisi Felsler
(altın ve gümüş
dışındaki madeni paralar) ya da dirhemlerle borç verse veya satış yapsa,
sonra da idare onları
iptal etse, borç olarak verdiği veya kendileri, karşılığında sattığı
felsleri ve dirhemlerin mislinden
başkasını alma hakkı yoktur. " Ibnu Rüşd'ün
Nevâzil'inde şu açıklamaya rastlıyoruz :
Kendisinden (r.a.) sordular: Dinar ve dirhemler
halindeki paralar piyasadan kaldınlip, başka
sikkelerle değiştirilirse, geçmiş borçlar,
muameleler ve benzeri konularda ne yapmak gerekir ?
Cevap verdi: Bizim âlimlerimizin ve
diğer ilim ehlinin ifadeleri; neyle muamele yapmışsa, ondan
başkasını ödeme zorunluluğu
olmadığı yolundadır. Soru soran şöyle dedi: Fakat bazı fıkıhçılar
derler ki, ancak son
basılan parayla ödeyebilir. Çünkü devlet başkanı öbür parayla muameleyi
kesmiş ve onu
yürürlükten kaldırmıştır. Böylece o, sanki hiç yokmuş hükmünü almıştır. O da
buna
şöyle cevap verdi : Bu söze itibar edilmez, ilim ehlinden birisinin sözü değildir. Islâm
ahkâmını bozmaktır. "Malın batıl yollarla yenmesi" yasağı konusundaki Kur'ân-ı Kerim
âyetlerine
ve Rasûlüllah'ın sünnetine muhaliftir." Sonra da şöyle dedi:"Bunu söyleyenin
şöyle demiş
olması gerekir: " Otoritenin, ölçü birimlerini daha küçük, ya da daha
büyükleriyle, tartı birimlerini
de daha hafif, ya da daha ağırlarıyla değiştirmesi durumunda,
taraflar arasındaki muamele, ilk
ölçü ve tartı birimleriyle de olmuş olsa, müşteri ancak son
kabul edilen birimleriyle teslim
eder."Bunun batıl olduğunda ise şüphe yoktur."
Bir
kısım Mâlikîler de şu görüştedir: Bu
para iptal edilir, ya da başkasıyla değiştirilirse,
kaldırılan paranın altın cinsinden kıymetine
dönülür ve alacaklı, bu değeri altın olarak
alır." Ama bu para yok olacak ve piyasadan
kalkacak, ya da akdi yapanlann ülkesinde
bulunmayacak olursa, o takdirde kıymeti
gerekir."Muhtaşar'u-Halil" ve Alis'in buna
yaptığı şerhte şu ifadeler vardır:"Felsler (altın ve
gümüş dışında bir madenden basılan
paralar) iptal edilse, misli gerekir. Bir satış veya istikraz
sebebiyle herhangi bir şahsın
zimmetine borç olarak geçtikten sonra felsler, dinarlar (altın
paralar) veya dirhemler (gümüş
paralar) akdi yapanların memleketinde piyasadan kalkacak
olsa, başka ülkede bulunsa
bile, zimmetinde borç olanın, yeni piyasaya sürülen parayla değerini
ödemesi gerekir ve
bunda istihkak ile -ki, ödeme vadesinin geldiği zamandır - paranın
bulunmamasının
birleştiği ana itibar edilir. Bunlar da ancak ikisinden daha sonra olanın
zamanında
birleşirler... Hak doğsa da, piyasada bulunmama ondan sonra ortaya çıksa, o
takdirde
değerlendirme, bulunmadığı güne göredir. Önce bulunmama, sonra istihkak olsa, o
zaman
da istihkak günündeki değeriyle hesaplanır." "Tamamen ortadan kalkma değil de,
azalsa
veya insanların elinde nadir bir varlık haline gelse; piyasadan çekilmesi, yok olması ve
bulunmamasının aksine, nadirliğine rağmen elde edilmesi mümkün olduğundan,
başkasını
ödemesi gerekmez." Heysemî'nin Tuhfetü'1-muhtâc'inda şu malümât vardır:
"Peşin olan
dirhem veya dinarla satsa ve mevcut bir şeyi de (satılan eşya olarak) belirlese,
artık nadir
bulunur olsa dahi, buna uyulması gerekir." a.y. Bu arada şu noktaya da işaret
yerinde olur:
Hanbelîler bu görüşü; alacaklının, borçlu zimmetinde sabit olan nakdin mislini
kabul
zorunlulugu, borçlunun da devlet tarafından muamelesine müsaade edilmekle, bu
nakdin
bulunur olması halinde, onu ödemesi zorunlulugu ile kayıtlarlar. Ama devlet halka
onunla
muameleyi yasaklarsa, artık alacaklı onu kabule zorlanamaz; o takdirde borcun
sabit olduğu
andaki değerini değer kendi cinsinden olması halinde riba'1-fadl cereyan
edecekse - kendi
cinsi dışındaki nakitlerle alır. Halk, ister bu nakitle muameleyi
bırakmada ittifak etsin, ister
etmesin, değişmez. E1-Buhûtî'nin "Müntehe'1-irâdât" adlı
eserinde de su satırlar mevcuttur:
"Borç, devletin yasakladığı, yani onunla muameleyi
menettiği fulûs, ya da kırık dirhemler
olmadıkça, halk onunla muameleyi bırakmakta
anlaşmasalar bile, bu durumda alacaklı için,
borç verdiği anda açıklanan borcun kıymeti
vardır. Çünkü bu, onun mülkünde kusurlanmıştır.
Kıymetinin az veya çok eksiltmesi de
bir şey değiştirmez. Bunda -yani değerini kendi cinsinden
almakta- riba'1-fadl cereyan
ederse; kıymet, onun -yani karzın- cinsinden başka cinsten olur.
Meselâ kırık dirhemlerle
borç alması ve bunların muameleden kaldırılması oluşumunda, borç
aldığı gündeki
değerleri, ağırlıklarından eksik ise, bunun değerini altın olarak
öder"
Birinci görüş:
Ebû Hanîfenin görüşü:
Tedavülden kalkan para, herhangi
bir alım satımda fiyat
(semen) olmuşsa, akd fasid olur ve mümkün olduğu sürece feshi gerekir.
Çünkü
tedavülden kalkmakla, bu para;değer (semen) olmaktan çıkmıştır. Zira değer oluşu
(semeniyyeti), para tabir etmekle (istilahla) sabit olmuştu. Dolayısıyle, insanlar onunla
muameleyi
bırakınca değer oluş vasfı gider, böylece satılan eşya da değersiz (semensiz)
kalmış
olacağından, satış fasit hale gelir.Ancak bu karzdan ötürü borç, ya da müeccel
mehir ise
tedavülden kalksa bile, misliyle ödenmesi gerekir. Çünkü zimmette geçerli felsler
ik (tabii)
paranın -altın ve gümüş- dışında edinilen ve kullanmada aynen bniki para gibi
itibar edilip işlemi
gören paralardır. Iste sözü edilen kagit banknotlar da bu kabıldendir.
"Geçerli fels" diye,
sadece diğer madenlerden yapılanlara denecegi iddia edenler delil
getirmelidirler. "Kesat"
sözlükte, ragbet görmediğinden revaç bulmamak demektir. Kesâdin
aslı "Fesad"dir da
denmiştir. (el Misbâh'ül-Münîr N/644) Faki'hlerin terimi olarak ise
"Kesâd", herhangi bir paranın
tedavülden kaldırılması ve bütün ülkelerde geçerliliğinin
düşmesi demektir. (Ali Haydar, Serhu
Mecelle I / 108, Zeylaî Tebyinü'l-hakayık IV/143.
Ibn Abidin, Tenbihu'r-rukud N/60)
Zeyla'î'nin "Tebyinül-hakâyik"tan naklettiğine göre,
Ebû Hanife'nin delili sudur : "Karz iaredir.
Gereğiise (iare verilen) ayn'i, ma'nen iade
etmektir. Bu da, -tedavülden kalkmis olsa bile-
ancak mislini geri vermekle gerçekleşir.
Çünkü "semeniyyet" (değer oluş), karzın sahih
olmasının "semeniyyete" dayanmayıp,
bilakis "misl"e dayanması itibariyle, onda ilave bir
unsurdur ve tedavülden kalkmakla da
misl olmaktan çıkmış değildir. Bundandır ki tedavülden
kalktıktan sonra bile, istikrazı
sahihtir. Ceviz, yumurta ve ölçü, tartı ile işlem gören şeyler gibi
semen olmayanların da -
semen olmasalar bile- istikrazı sahihtir. Eğer bu, manen iare olmasaydı
sahih olmazdı.
Çiinkü cinsin cinsiyle, vadeli mübadelesi olurdu ki, bu haramdır. Binaenaleyh,
iade edilen,
alınanın hülanen aynısıdır ve artık bunda tıpkı gasbedilen aynın iadesi gibi revaç
şart
değildir. Karz da gasb gibidir, çünkü misliyle.tazmin edilir." Bedâyi'u's sanâyi'de şöyle
denir. "Geçerli felslerle satın alınip ta bu felsler tesellümden önce tedavülden kalkacak
olursa,
Ebu Hanife'ye göre akd münfesih olur, müşterinin, eğer duruyorsa satın aldığı
eşyayı,
harcamışsa kıymetini, ya da mislini geri vermesi gerekir." Aynı yerde şunlar da
vardır. "Geçerli
felslerle borç alıp tesellüm etse, arkasından bunlar tedavülden kalksa,
Ebû Hanife'nin
görüşüne göre, tesellüm ettiği felslerin sayısal olarak mislini geri vemiesi
gerekir." Ikinci göiüs:
Ebû Yûsufun görüşü, Hanbelîler'de tercih edilen, Malıkîlerde de
meşhur olmayan göiüs :
Tedavülden kalkmasından sonra mislini iade etmek yeterli değildir:
Borçlunun; akde konu olan
nakdin değerini, muamelenin yapıldığı gün itibariyle, bir başka
para ile ödemesi gerekir. Mürsidül
hayrân in 805. maddesi bu görüşü almıştır ki, şöyle dir:
"Rayıç felslerden veya karışımı galip
paralardan belli bir miktar borç alsa, arkasından bu
para tedavülden kaldırılsa ve onunla işlem
geçersiz sayılsa, ödeme günündeki değil,
teslim aldığı gündeki değerini vermesi gerekir. " Bu
görüşe şunlar delil gösterilir:
1-
Çıkaran merci tarafından bu parayla muamelenin
durdurulması, geçerliliğine engel olmak
ve maliyetini iptal etmektir. Çünkü bunlar, itîbari
paradırlar, yaradılış olarak değil.
Binaenaleyh bu, onun itlafi demekti. Böylece de "telâfiler"
(el-cevâbir) kaidesine göre
bedeli gerekir ki, bu da kıymetidir.
2 - Alacaklı,
faydalanılabilen bir karşılık almak
için faydalanılabilen bir şey vermiştir. Öyleyse kendisine
faydalanılamayan birşey
verilmekle haksızlığa uğratılmamalıdır.
Ibn Kudame
"el-Mugni"de sunlan
söyler:
"Karz, felsler ya da ufaklık paralar olup, otoritenin bunları
yasaklaması ve
bunlarla muamelenin terkedilmesi halinde, ödünç verenin bunların değerini
almak
hakkıdır. Ister borç alanın elinde bulunuyor olsun, ister harcamış olsun alacaklı onu
kabule zorlanamaz. Çünkü onlar onun (borçlunun) mülkünde iken kusurlanmıştır. Ahmet
b.
Hanbel ufaklık dirhemlerde bunu tasrih etmiş ve şöyle demiştir: Bunlara değer tespiti
yapar ve
aldığı gün yeni paradan ne kadara eşit olduklarını bulur. Sonra onu verir.
Değerlerindeki
düşüşün az ya da çok olması farketmez. " Bazı Mâlikîler de satılan malın
fiyati konusunda,
satılan eşyanın tesellüm edildiği gündeki değerinin rayıç (geçerli) para
ile ödeneceği
görüşündedirler. Üçüncü görüş: Imam Muhammed ve bazı Hanbelilerin
görüşü: Akd hangi
parayla yapılmışsa borçlunun, onun tedavülden kalktığı; yani son
revaçta olduğu gündeki
değerini, diğer paradan vermesi gerekir ki, bu da halkın onunla
son işlem yaptığı gündür. Zira
bu onun, o gün yeni kıymete geçis zamanıdır. Öyle ya,
geçerli olduğu sürece mislının iadesi
gerekirdi. Tedavülden kaldırılınca, o zaman yeni
paradan kıymetine intikal
etti.
"Cevâhiru'1-Fetâvâ"da su bilgiler
vardır:
Kâdi ez-Zâhidî demiştir ki: Belli bir
nakitle bir şey satsa, sonra fiyatını
(semenini) almadan bu nakd tedavülden kalksa, satış fâsid
olur. Sonra da bakılir: Eğer
satılan şey müşterinin elinde ise, onu geri vermesi gerekir. Herhangi
bir yolla elinden
çıkmışsa veya onda müşterinin müdahelesiyle bir artis meydana gelmişse,ya da
onda,
meselâ elbise olması halinde dikmek gibi, değer biçilebilecek bir sa'nat yapmışsa veya
meselâ buğday olup ta öğütülmesi, susam olup ta sıkılması, nil yapragi olup ta nil
yapılması gibi,
istihlak yerine geçip, cinsi değişmişse (hukuken tagyire uğramışsa)
misliyattan olması
durumunda -ki, keylî, veznî ve ceviz, yumurta gibi farklılık arzetmeyen
adedî mislîdir - mislini
iade etmesi, kiyemiyyattan olması durumunda da -elbise ve hayvan
gibi - satılan eşyanın kabz
günündeki değerini, satış anında mevcut olup tedavülden
kalkmayan bir paradan vermesi
gerekir. Satış değil de kira akdi yapılmışsa, akd batıl olur
ve kiralayanın ecr-i misli vermesi
gerekir. Bütün bunlar Ebû Hanife'nin
görüşüdür.
Ebû Yûsuf ise: "Hangi para ile akd
yapılmışsa, onun muamele
günündeki değerini, başka bir parayla vermesi gerekir" der. Imam
Muhammed ise: "Halkın
elinden son kalktığı günkü değeriyle vermesi"
görüşündedir.
Dördüncü görüş:
Şâfiîlerin ve kendilerince meşhur olana göre Mâlikîlerin
görüşü :Para zimmette sabit
olduktan sonra, ödemeden önce tedavülden kalkarsa, alacaklının
ondan başkasını
alma hakkı yoktur. Onun tedavülden kalkması, alacaklının başına, elde
olmadan gelmiş
bir âfet olarak değerlendirilir. Bu konuda borcun bir karz, ya da satılan bir şeyin
değeri
veya başka bir şey olması arasında fark yoktur.
Er-Ramlî'nin
"Nihâyetü'l-muhtâc'inda su bilgiler vardır."Şayet devlet kendisiyle satış yaptığı ya da
borç
verdiği parayı iptal etse, hiçbir surette ondan başkasını almaya hakkı yoktur. Aynı
yerde şunlar
da söylenir : Mislî olan borcun karşılığında misil verilir. Çünkü bu, hakkına
daha yakındır. Bu
durumda borç, para (nakd ise, onunla yapılan muamele batıl olur. Bu,
günümüzde Mısır'da, yeni
çıkan paralarla borç vemie, sonra da onları tedavülden
kaldırıp, para olmasa bile, başkasını
çıkarma şeklindeki kamuyu ilgilendiren problemi de
kapsar." Nevevî el-Mecmû'da sunlan
söyler: "Belli bir para ile satsa veya mutlak bir para
ile satsa da, biz onu o bölgenin parasına
hamletsek, sonra da tesellümden önce idare o
parayla işlemi durdursa, bu konuda imamlarımız
şöyle der: Akid münfesih olmaz,
satıcının muhayyerliği yoktur. Akdin kendisiyle yapıldığı paradan
başkasını alma
hakkıda yoktur. Tıpkı bir buğday satın alıp ta, tesellümden önce buğdayın
ucuzlaması,
ya da buğdayda selam akdi yapıp ta, vade gelmeden önce buğdayın ucuzlama
durumunda, başkasının alma hakkıolmadığı gibi; Cumhûr burda böylece kesindir.Bagavî
ve
Râfiî, satıcının muhayyer olduğu yolunda bir göiüs naklederler: Tesellümden önce
malın
kusurlanmasında olduğu gibi, dilerse o parayla satışı onaylar, dilerse fesheder. Arria
mezhebin
görüşü birinci görüştür.Mütevelli ve başkaları da şöyle demiştir: Müşterinin,
idarenin çıkardığı
parayı getirmesi halinde satıcı, onu kabule zorlanamaz. Onda
anlaşmaya varırlarsa o (semenin)
bedeli olur ve (semenin değil), semenin bedelının
hükmünü alır.Bizim birincisinde ona karşı
delilimiz şudur : O, müşterinin kabullendigi
(iltizam ettiği)nden başka bir paradır. Dolayısı' ile tıpkı
dirhemle satın alıp ta dinar
getirmesinde olduğu gibi, kabulü şart değildir.Ikincisinde ona karşı
delilimiz sudur : Akde
konu olan şey ortadadır ve teslimi mümkündür. Öyle ise onun üzerindeki
akid de münfesih
olmaz. Tıpkı bir malı pahalılıkta satın alıp sonra fiyatların düşmesi gibi
"
Alis'in
"Minahul-Celil"inde şöyle denir :
"Bir para (nakd) ile satın alırya da
ödünç alırda,
sonra o para iptal edilirse, onun bulunması halinde başkasını verme mecburiyeti
yoktur.
Kişi altın ve güinüsten, ya da başka madenlerden belli ölçülerde basılan paralarla
(felslerle) ödünç alsa veya bunlarla alım satım yapsa, sonra da devlet bu birimi değiştirip,
yerine
başka para bassa, bu kişinin borcu ancak, aldığı ve akd günü zimmetine geçen
birimdir.Orada
-yani el-Müdevvene'de- denir ki: Birisine altın ve gümüş dışındaki paralarla
ödünç verip,
karşılığında bir rehin alsan ve bu paralar da tedavülden kalksa, senin onda,
verdiğin paraların
mislinden başka hakkın olamaz. O bunu verdiği takdirde rehinini alır.
Böyle bir parayla bir şeyi
vadeli olarak satsan, senin hakkın ancak satım günündeki bu
paranın mislidir. Tedavülden
kalkmasına itibar edilmez."
Ikinci Durum: "Bölgesel
Tedavülden Kalkma
"
Paranın bütün bölgelerde değil, bir kısmında tedavülden
kalkması duiumudur.
Devletlerin çıkardığı ve kendi topraklarının dışında tedavülüne
engel olduğu paralar, bunun
günümüzdeki örneğidir.Bu durumdaki kişi, rayıç bir parayla
alım satım akdi yapsa, sonra alım
satımın gerçekleştigi bölgede ve ödeme yapılmadan
önce bu para tedavülden kalksa, akd
fasid olmaz. Satıcı, alım satımın gerçekleştigi
parayı istemekle, onun kıymetini rayıç bir para ile
istemek arasında muhayyerdir. Hanefi
mezhebindeki "mutemet" görüş budur.
"Uyunu'1-mesâil"de şöyle denir: "Paranın
tedavülden kalkması" bütün bölgelerde olursa bu,
akdin fesadıni gerektirir. Çünkü o
takdirde para helâk olmuş ve satılan şey bedelsiz (semensiz)
kalmıştır. Ama sırf o
bölgede tedavül edilmez de başka bölgelerde edilirse, satım akdi fasid
olmaz. Çünkü para
helâk olmamış, fakat kusurlanmıştır. Binaenaleyh, satıcı muhayyerdir;
dilerse, "Bana
alım-satımın yapıldığı parayı ver der, dilerse o paranın değerini altın olarak alır."
Ibn
Abidin diyor ki: "Bazı bölgelerde tedavülde bulunursa akd bâtıl olmaz; ama alımsatım
yapanların bölgesinde tedavülden kalkmasıyla para kusurlanır ve satıcı da muhayyer
olur ister
onu alır, ister (altına endeksli gibi) değerini alır."
Ebu Hanîfe ve Ebu
Yusuftan; para tek
bir bölgede tedavülden kalkarsa o bölge insanlarının terminolojisine
(paradaki itibar ölçülerine,
istilahlarına) bakarak, orada paraya sair ülklerdeki "genel iptal"
hükmü verilir, dedikleri
nakledilmiştir.
Üçüncü Durum "Paranın Piyasadan
Kalkması"
Bu, paranın halkın
elinde olmaması ve arayanın piyasada
bulamaması şeklinde olur. Bu durumda: "Kişi belli bir
para ile bir eşya satın alsa, sonra
bedelini ödemeden önce para piyasadan Üçüncü Görüş: Ebu
Hanife'nin göriisüdür:
Piyasadan çekilme de tedavülden kalkma gibidir, alımsatım akdinin
fesadıni gerektirir.
(Tebyînü'l-hakaik, N/142; el-Fetava'l-Hindiyye, NI/225 )
Timurtâsî
"Bezlü'l-mechud fi-mes'eleti-tegayyuri'n-nukud" adlı risalesinde şunları söyler: "Paranın
halkın
elinde bulunmaması da, tedavülden kalkması gibidir. Dirhemlerin hükmü de
böyledir; dirhemlerle
satın alsa, sonra bu dirhemler tedavülden kalksa, ya da piyasadan
çekilse, alımsatım bâtıl olur
ve eğer duruyorsa, satılan şeyi geri vermesi gerekir. Mislî
olup tüketilmiş ise, durum yine aynıdır.
Değilse kıymetini öder. Eğer teslim alınmamissa,
bu alım-satımın zaten hükmü yoktur. Bu, Imâm
A'zam'a göredir.
Talebeleri olan iki
Imâm ise su görüştedirler: Alım-satım bâtıl olmaz,
çünkü imkânsiz olan, paranın
tedavülden kalkmasından sonra onu teslnn etmektir. Bu ise;
paranın yeniden geçerlilik
kazanmakla o vasfınin yok olması mümkün olduğundan ötürü, fesadı
gerektirmez"
(Tenbihu'r-rukud, N/59)
Dördüncü Görüş: Şâfiîlerin ve Mâlikîlerin
görüşüdür:
Bulunmaması ve piyasadan çekilmesine rağmen, bu para elde
edilebilirse
ödenmenin onunla yapılması, aksi halde kıymeti gerekir. Ödünç alınan
paradan dolayı borç,
satım eşyası bedeli, ya da bir başka borç olması durumları
eşittir.Fakat bu görüşün sahipleri,
kıymetin ödenmesine gidildiğinde, hangi zamandaki
kıymetin ödeneceği konusunda görüş
ayrılığı içindedirler.Şâfiîler, alacaklının talebi
anındaki değerinin gerekeceğini söylerler.
(Haysemî, Tuhfetu'l muhtâc N/258) Mâlikîler
kendilerince meşhur sayılan görüşlerinde;
(Minahu'l-Celîl) ki sürenin hakedilme zamanına
(istihkak) en uzak olanındaki değer gerekir,
derler. Bu iki süre; borcun vadeşinin hulûlü ve
paranın piyasadan çekilmesi demek olan yokluk
anidir. (Minahu'l-Celîl, N/535;
Serhu'z-Zurkâni ‚alâ-Halil, V/6O)Mâlikîlerin bazıları da, kıymetin
hüküm zamanına göre
belirleneceği görüşündedirler. (Nihâyetü'l-Muhtac, NI/399)Ramlî ise
"Nihayetü'l-muhtâc'da şöyle der: "Para bulunmaz olsa fakat misli bulunursa, o gerekir.
Aksi
halde alacaklının talebi günündeki değeri gerekir. Bu mesele günümüzde Mısır'daki
paralar
konusunda zaruri bir hal almıştır (Umumi belvâ). (Nihâyetü'l-Muhtac, NI/399)
Karafi de der ki:
Bu nakit piyasadan çekilse ve nihayet bulunmaz hale gelse, peşin olması
halinde alacaklının
piyasadan çekilme günündeki kıymetini alma hakkıvardır. Peşin
değilse vadenin girdiği gündeki
değerini alır. Çünkü ondan önce talep hakkıyoktur."
(Minahü'l-Celîl, N/534.)"Serhu'l-Hurasî
alâ-Muntaşar'i Halîl'de sunlar vardır: (Para) yok
olursa, borçlu olan sahsa gereken; onun
kıymetini, yeni basılip piyasaya çıkan parayla
vermesidir. Paranın kesâdi ve hak edilmesi
zamanlarının farkı olması halinde, bu iki
sürenin en uzagi zamanındaki kıymetine itibar edilir."
(el-Hurasi, V/55.) 1) Borçlu bunu
ister geciktirsin, ister geciktirmesin. Nitekim Halil'in sözünden
ve el-Müdevvene'den
anlaşılan da budur. Hurasî ve başkaları bunun borç'lunun
geciktirmediği zamanla kayıtlı
oldugu görüşündedirler. Aksi halde varılan son durum- Yani
kıymet değil, yeni uygulama
gerekli olnr - Yani eskisine artık olarak basılan yeni para
konusunda ki son durum gerekli
olnr. Çünkü o haksızlık etmiştir. "Tekmîlü'l-Minhâc" sahibi der
ki; durumun daha iyiye
gitmesi halinde bu açıktır. Daha kötüye giderse zimmeti de sabit olan ne
ise onu verir (bk.
El-Hurasî V/55; Serhuz:-Zürkânî V/60; Minahu'l-Celil N/535;
Hâsiyetü'r-Rahvanî
V/12l.
Dördüncü Durum: "Para Değerinin Artması veya
Düşmesi"Bu, altına ve
gümüşe nisbetle paranın değerinin artması, ya da eksilmesidir. Fıkıhçılar
bunu "gala" ve
"ruhs" terimleriyle anlatırlar. Bu duruma göre borç; ödünç alınan bir paradan, bir
mehir
borçlanmasından, satınalınan bir eşya bedelinden ötürü zimmette sabit olup, ödemeden
önce paranın değeri artma, ya da düsme şeklinde değiştiginde, borçlunun ödeme zorunda
olduğu şey konusunda fıkıhçılar üç ayn görüştedirler : Birinci Göiüs : Ebu Hanîfe,
(Tenbîu'r-rukûd N/60; Hâsiyetü's-Selebî ‚alâ-Tebyîni'l-Hakâik IV/142-143.) kendilerince
meşhur olan görüşe göre Mâlikîler, (ez-Zürkânî âlâ-Halil V/60; Hasiyetü'r-Rahvânî
V/121.)
Şâfiîler (Suyûtî, Kat'u'l-Mücadele ‚inde-tagyiri'l-muâmele, I/97-99.) ve
Hanbelîlerin görüşüdür:
Borçlunun ödemesi gerektigi şey, ne eksik ne fazla, ayni akidde
belirlenen ve borç olarak
zimmete geçen paradir. Alacaklinin başkasini alma hakkiyoktur.
Kadi Ebû Yûsuf da bu görüşte
idi; ama sonra bundan dönmüştür."Bedâyiu's-sanâyî"de
paranin (semen) degişmesinden söz
edilirken: "Tedavülden kalkmasa, fakat degeri artsa,
ya da düşse, ittifakla alim-satim akdi
fesholmuş olmaz. Müşterinin sayi olarak onun mislini
vermesi gerekir. Burada kiymete itibar
edilmez., Çünkü deger artişi, ya da düşüşü semen
olmayi ortadan kaldirmaz. Öyle ya,
dirhemlerin semen olma özellikleri degişmeden degerleri
artip eksilebilir " denmektedir. Ayni
yerde, ödünç alinan paranin degerinin degişmesinden
söz edilirken de şöyle denir:
"Tedavülden kalkmasa, fakat degeri düşse, ya da artsa,
borçlu, aldiginin mislini (rakam olarak
aynisini) vermekle mükelleftir." Ibn Kudâme
"el-Mugni"de şunlari söyler: "Paranin degerinin
düşmesine gelince: Bu ister; -bir danik'a on
(birim) iken, bir danik'a yirmi (birim) olmasi gibi- çok
olsun, ister az olsun, onun iadesine
engel degildir. Çünkü onda bir şey meydana gelmemiş,
sadece fiat degişmiştir. Dolayisiyla
pahalanan, ya da ucuzlayan bugday gibi olmuştur."
(el-Mugnî IV/365.) el-Buhûtî,
"Kessâfu'1-kinâ" adlı eserinde: "Felsler eğer yasaklanmazsa"
yani devlet otoritesi ile
tedavülüne engel olunmazsa, misliyle (rakam olarak eşit değerle)
ödenmeleri gerekir.
Değerlerinin artmış veya eksilmiş olması ya da tedavülden kalkmis
bulunmalan eşittir"
(Kessâfu'l-kinâ NI/301.) der.Suyutî de "Kat'u'l-mücâdele'inde
tagyiri'l-mu'âmele" adlı
risalesinde şöyle der: "Sahih istikraz yoluyla olan borçlanmada, her
hâlükârda mislin
ödeneceği sabit olmuştur. Binaenaleyh, diğerinden bir ritl (birim) fels (altın ve
gümüş
dışında bir para) ödünç alanın ödemesi gereken - değeri ister artmış, ister eksilmiş olsun-
aynı cinsten bir ritl'dir. Artmış olması halinde, karzın selem olmasından ötürü böyledir.
Eksilmiş
olması halinde ise "er-Ravda" adlı eserde şöyle denmektedir: "Bir nakitle borç
verse, devlet
otoritesi de o nakitle tedavülü yasaklasa, alacaklı ancak, ödünç verdiği alır.
Imâm Şâfiî (r.a.)
bunu tasrih etmiştir. Tedavülden kalkması durumunda böyle olursa,
değerinin düşmesi
durumunda öncelikle böyle olur." (Kat'u'l-Mücâdele, I/97.) Sonra
selemdeki borçlanmayı ele
alırve der ki : "Selem de bu kabıldendir. En sahih görüş',
selem'in, şartı bulunması halinde,
dirhem, dinar ve felslerde de caiz olacağıdir. Süresi
dolunca "müslemün fih" olmak üzere tartı
olarak belirlenen miktarı vermesi gerekir. Selem
akdinin yapıldığı zamandaki değeri ister artmış,
ister eksilmiş olsun, farketmez. Değeri
neye baliğ olmuş olursa olsun, onun tahsili gerekir.
"Muhtaşar'u-Halil" ve Alîs Serhinde
sunlar vardır: Fels cinsinden paralar tedavülden kalksa,
bunlarla zimmetine borç geçmiş
olan, bunların mislini vermekle yükümlüdür: Tedavülü sürmekle
beraber değeri değişenler,
öncelikle böyledir." "el-Müdevvene"de de şöyle denir: "Keza
birisine fels olarak bir kaç
dirhern borç versen, verdiği gün bir dirhem yüz felse eşit olsa, sonra
bir dirhem ikiyüz fels
olsa, o sana ancak aldığının mislini verir, başkasını değil." (Minahu'l-Celîl,
N/535.)Hanbelî mezhebine göre hazırlanan "Mecelletü'l-ahkâmi'sşer'iyye" de bu görüşü
almıştır. Meselâ 750. maddesi şöyle dir :"Karz; felslerle, veya ufaklık dirhemlerle, ya da
kagit
(banknot)larla olsa, sonra değerleri artsa, ya da eksilse veya tedavülden kalksa, ama
bunlarla
işlem yasaklanmamış olsa, misillerini ödemek gerekir. Keza diğer borçlarda,
tesellüm olunmayan
fiyatlar (semen)da, ücrette, hul' bedelinde, telef edilen şeylerle,
tesellüm edilen ve satıcının geri
vermesi gereken fiyatta (semen) hüküm aynıdır." Ikinci
görüş: Ebu Yûsufun görüşüdür ve
Hanefi mezhebinde fetvâ da buna göredir:
(Tenbîhu'r-rukud N/60, 6l ) Borçlu; değer artışına,
ya da düşüşüne maruz kalan paranın,
zimmetinde sabit olduğu gündeki değerini, tedavül eden
bir parayla vermek zorundadır.
Buna göre; alım satım akdinde, akd günündeki değer; istikrazda
da, tesellüm (kabz)
günündeki değer esas alınır. (Tenbîhu'r-rukûd N/60-63)Üçüncü Görüş:
Mâlikî mezhebi
içerisindeki tâlî bir görüştür: Değiştirme aşırı ise, artış ya da düsüse maruz kalan
paranın
kıymetini, aşırı değilse mislini vermek gerekir.Er-Rahvâni, Mâlikîlerde, paranın değeri,
yükselme veya düsme ile değişse dahi mislının gerekeceği şeklindeki meşhur görüşe
yorum
sadedinde sunlan söyler: "Buna göre bunu: bu (değişme)'nun çok fazla olmadığı
zaman, diye
kayıtlamak gerekir. Tâ ki, tesellüm (kabz) eden, karşıt görüştekilerin gerekçe
olarak
gösterdikleri sebebin bulunmasından ötürü, büyük bir menfaat bu Paranın
tedavülden kalkması
konusunda meşhur görüşe karşıt görüş sahiplerinin delil olarak
tutundukları sebebi (illeti)
kastediyor ki, şudur: Alacaklı faydalanılan birşey alabilmek için
faydalanılan birşey vermiştir.
Binaenaleyh, ona faydalanılmayan birşey vermekle
haksızlık edilemez. (bk.
Hasiyetü'r-Rahvânî,1/120; Hâs'iyetü Ibni'l-Medenî
V/118)
Bu üç görüşe ve delillerine
bakarak vardığım sonuç sudur: a- Fiyat
artışına ya da düşüşüne maruz kalan paranın, zimmette
sabit olduğu gündeki değerinin
ödenmesi gerektiğini söyleyen fıkhı kabulleniş, cumhurun;
borçlunun ödemek zorunda
olduğu, akidde belirlenen ve zimmette sabit olan paranın eksigi, ya
da fazlası olmayıp,
bizzat kendisidir, şeklindeki görüşünden itibara daha layıktir, çünkü : Bir: Bu
görüş adalet
ve insafa daha yakındır. Çünkü iki mal, ancak kıymetleri eşit olursa birbirinin dengi
olurlar.
Kıymetler farklı olursa, denklik de yoktur. Halbuki, Allah adaleti emreder. Iki: Bunda
borçludan da, alacaklıdan da zararı giderme vardır. Mesela karz olarak bir para verse,
arkasından bu paranın değeri düşse, biz de karz vereni, verdiğin rakam olarak mislini
kabule
zorlasak, o bundan zarara uğramış olur. Zira ona verilmesi hükmedilen bu parâ,
onun hakettiği
para değildir. Çünkü değeri düştükten sonra o, belirli ayn'in kusuruna
benzeyen, nevinin
kusuruyla kusurlu hale gelmiştir. (Su bakımdan ki, belirli ayn'in kusuru,
mükemmellikten
eksiklige geçisidir, nevilerin kusuru ise, değerlerinin eksilmesidir). Bir malı
karz olarak verse,
arkasından bunun değeri artsa, biz de karz olanın aldığını rakam
olarak ödemesini hükmetsek
bu defa da borçlu zarar görür. Çünkü bu onu, aldığından
fazlasını ödemeye zorlamadır. Halbuki,
"Zarar ve zarara mukabıl zarar yoktur" esası,
şeriatın genel bir kaidesidir. b- Rahvânî'nin
Mâlikîlerde zahir gördüğü; paranın değer
artışına, ya da düşüşüne maruz kalması halinde bu
fark basitse, (sayısal olarak) misli
gerekir, değişme asin ise değeri gerekir, şeklindeki görüş,
bana göre Ebu Yûsufun her
halükârda değeri gerekir, şeklindeki Hanefi mezhebinde tek fetva
olan görüşünden daha
evlâdir. Çünkü : Bir: Karşılıklı işlemlerde büsbütün yok edilmelerindeki
zorluga bakarak,
insanlardan sıkıntıyi giderme gayesiyle, mal mubadele akidlerinden şer'an
bağışlanan az
hile ve aldatmaya kıyasla, az farklılaşma da bağışlanmış olmalıdır. Bunda önemli
bir tesri
(yaşama) esasını da gerçekleştirme anlamı vardır ki, o da teamülün insanlar arasında
istikrar bulmasıdır. Fâhis aldatma ve hile ise, böyle değildir. Bunlar her çeşit alımsatım ve
işlemlerde yasaktırlar. Iki: Az farklılaşma, "Bir şeye yakın olan o şeyin hükmünü alır" (x)
şeklindeki genel fıkıh kuralının teferruatından sayılarak bağışlanmış olmalıdır. Fâhis
farklılaşma
ise böyle değildir. Zira ondaki zarar açıktır, zulüm muhakkaktır.
|